13 Mayıs 2008 Salı

VİCDAN MAHKEMESİ

Eve döndüğünde güneş batmış, hava kararmak üzereydi. Canı yemek yemek de istemiyordu. Kimseye bir şey söylemeden odasına çekildi. Kapıyı içerden kilitledikten sonra, perdeleri de iyice kapattı. Üzerini bile değiştirmeden yatağına uzandı, ellerini ensesine bağladı, gözlerini tavana dikti. Bakışları tavandaki bir noktaya çivilenmişti sanki. Düşünceleri ise sonsuz hayal denizinin derinliklerine dalıp gitmişti. Ağır bir suçluluk duygusu altında eziliyor, bundan nasıl kurtulurum diye kara kara düşünüyordu.


VİCDAN MAHKEMESİ



























Günlerden Cuma idi. Bir arkadaşının ısrarı üzerine birlikte Cuma namazına gitmişlerdi. Küçükken de dedesi elinden tutar camiye götürürdü ama, namaza ara vereli yıllar olmuştu. Okulu bitirip iş hayatın atıldıktan sonra, dünya telaşı ve gelecek kaygısı içinde namazı niyazı terk etmişti. Daha sonra da kendisini farklı bir hayat tarzının içinde bululmuştu. Ezan okunduğu zaman kalbinin derinliklerinden bir şeyler kıpırdıyordu ama, gaflet perdesinin kalınlığı ve dünya telaşının ağırlığı bu kıpırtıları bastırıyordu. Daha sonra tekrar kendi dünyasına dönüyor, kalabalıklar içinde kaybolup gidiyordu. Bugün Cuma namazında duydukları ve yaşadıkları ile tekrar çocukluğuna dönmüş, o masum ve temiz benliğine kavuşmuş gibiydi. Ama içindeki gaflet ve dalalet tortularını temizlemek kolay olmayacaktı. Şimdi de ruhu, pişmanlığın ve suçluluk duygusunun kıskacında sıkışıp kalmıştı. Buradan kurtulmanın yollarını arıyordu. Camiye yeni bir imam tayin olmuştu. Anlattıkları şeyler, öteki imamlara pek benzemiyordu. Bugün vaaz ve hutbeyi dinleyince kendini sorgulamaya ve yargılamaya karar verdi.













Hoca Efendi,hayatta kullandığımız her nimetin bir fiatı olduğunu söylüyordu. Teneffüs ettiğimiz havanın, içtiğimiz suyun, istifade ettiğimiz güneşin, yağmurun,toprağın ve taşın da bir bedeli var diyordu. Vücudumuzun her organı için bir fiat biçecek olsak, acaba değerimiz kaç paraya çıkar diye soruyordu. Bunlara sahip olurken bir bedel ödememeiştik. Öyleyse bu kıymetli malları gasbetmiş sayılıyorduk. Ama ödemek için de ne yapmamız gerektğini hemen ifade ediyordu: “Evet, o Mün’im-i Hakîki, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği üç şeydir: Biri zikir, biri fikir, biri şükürdür.

Başta “Bismillâh” zikirdir. Âhirde “elhamdü lillâh” şükürdür. Ortada, bu kıymettar harika-i san’at olan nimetler Ehad, Samed’in mucize-i kudreti ve hediye i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.


Şimdiye kadar kendisi böyle bir bedel ödememişti. “Demek ki nefes aldığım havanın, lıkır lıkır içtiğim suyun, ışığından ve ısısından istifade ettiğim güneşin de bir bedeli varmış, ben şimdiye kadar böyle bir bedel ödemedim, demek ki bana ait olmayan malları sahiplenmişim, yani gasbetmişim, ben bir suçluyum” diye düşünmeye başladı. Ödemesi gereken fiatın hiç de öyle ağır olmadığını duyunca, hem sevindi, hem de “ şimdiye kadar böyle bir bedeli niye ödemeden bunları kullandım” diye kendine hesap sormaya devam etti. İçinde bir vicdan mahkemesi kurmuş, kendi kendini yargılamaya başlamıştı.


















Rabbin sana günde 24 altın değerinde 24 saatlik ömür sermayesi verdi, bunun bir saatini ebedi âlemde lazım olacak ahiret erzakı için sarfet, gerisini de meşru dairede istediğin gibi harca dedi, sen hepsini bu dünya için hem de gayrı meşru yollarda harcadın , suç işledin.
“Meşru daire keyfe kâfidir” diyerek, her türlü zevk ve ihtiyacının helal olanını verdi, sen harama saptın, bir hizmetkâr ve köle iken efendine isyan ettin, suç işledin.
Şükür için kalp, fikir için akıl, zikir için dil verdi, sen bunları asıl maksatları yerine nefsin istekleri doğrultusunda kullandın, suç işledin.
Rabbin sana cennete layık bir vücudu emanet olarak verdi, sen gaflet ve dalaletinle bu vücudu cehennemde yanamaya layık bir hale getirdin, emanete ihanet ettin, suç işledin.
Mahkeme uzadıkça, suçları gözü önüne serildikçe korku ve pişmanlık duyuları altında eziliyordu. Bir yandan “ ben en ağır cezayı hak ettim,” diyordu ama bir yandan da bu kadar suç ve cürüm ile ahirette Allah ve Resulünün karşısına nasıl çıkacağını düşünmekten kahroluyordu. Nihayet mahkeme hüküm safhasına gelmiş, kendi hakkındaki hükmü kendisi vererek kalemi kırmıştı.













Vicdan mahkemesi sona erdiğinde sabah ezanı okunuyordu. Hemen yataktan doğruldu, “Aziz Allah, Kerim Allah” dedi. Bu sözler ağzından gayri ihtiyari çıkmıştı. Dedesi ile camiye gittiği zamanlar da ezan okunduğunda dedesi böyle derdi. Çocukluğundaki safiyet ve samimiyete kavuşmaya başlamıştı. Hemen kalktı, abdest alarak camiye koştu. Dedesinin yanında namaz kılarmış gibi huzur ve huşu içinde namazını eda etti. Eve döndüğünde kendisini çok daha iyi hissediyordu. Sabaha kadar süren vicdan mahkemesinin yorgunluğuna da, kendine verdiği idam cezasının hükmüne de aldırmıyordu. Doğru dedesinin kitaplığına gitti, eline gelen ilk kitabı aldı, okumaya başladı.
















“Cenab-ı Hakk’ın rahmeti gazabından büyüktür” diyordu ilk cümlede. Böyle bir rahmet deryasından haberdar olduktan sonra, kendi hakkında verdiği hükmün de bir kıymeti yoktu. Suç ve günahlarının büyüklüğü karşısında Allah’ın rahmet ve merhametinin büyüklüğünü idrak edince, endişeleri kısmen ortadan kalktı. Kitabın bir yerinde de, “ kul, korku ve ümit arasında olmalı” diyordu. Artık hayat yolunun neresinde yürüyeceğini öğrenmişti. Korku ve ümit dengesini tutturduktan sonra, suçluluk duygusundan da kurtuldu. İstikametini bulmuştu. Aklı ve vicdanı, “bu yolda dikkatlice yürü” diyordu.

Hiç yorum yok: